“ 21.YÜZYIL İÇİN 21 DERS”

Polatlı Okuma Kulübü bu ay Yuval Noah Harrari’nin “21. Yüzyıl İçin 21 Ders” isimli kitabını okudu. 21. yüzyılın en çok ses getiren düşünürlerinden Yuval Noah Harari, İlk kitabı Sapiens’te insanın nasıl önemsiz bir hayvandan dünyanın efendisine dönüştüğünü, ikinci kitabı Homo Deus’ta çarpıcı öngörüleriyle insanlığın ölümsüzlük, mutluluk ve tanrısallık peşinde yolculuğunu ele almıştı. 21.Yüzyıl İçin 21 Ders ise yüzyılın eşi benzeri görülmemiş teknolojik ve ekonomik kırılmalarıyla ve yaşanan aralıksız değişimlerle başa çıkabilmek için elzem soruları tartışmaya açıyor.

Kitabı okuduğumda 70 yıllık hayatımda peşine takıldığım, ulusalcı, özgürlükçü, demokratik, ideolojik, dini, eşitlikçi düşüncelerimin, inançlarımın netliğini kaybettiğini gördüm. Siz çocuklarınızın yemesi içmesi, kılık kıyafetleri ile meşgulken insanlığın geleceği karara bağlanırsa ortaya çıkan sonuçlardan ne siz muaf tutulursunuz ne de çocuklarınız.

Biyoloji ve bilgi teknolojilerinin kaynaşması kısa süre sonra milyarlarca insanı iş dünyasının dışına itebilir ve özgürlük ve eşitliği sarsabilir. Daha da önemlisi bilişim ve biyolojik teknolojiler ikilisi, ekonomiler ve toplumların yanı sıra bedenlerimizi ve zihinlerimizi yeniden şekillendirebilir. Sıradan insanlar yapay zekâ ya da teknolojiyi anlamayabilirler, ama geleceğin ellerinden kayıp gittiğini sezinleyebiliyorlar.

Yazar Şoförlerin, avukatların, doktorların, pilotların yerini yapay zekâ aldığında 2050 yılında iş piyasasının çehresini insanlarla yapay zekânın rekabeti yerine ikisinin iş birliği belirleyebilir, diyor. Ama aynı zamanda Eşzamanlı bir şekilde hem yüksek işsizlik oranı hem de nitelikli işçi eksikliğini yaşayabiliriz. 2050 yılında sadece hiçbir iş olmadığından ya da uygun eğitim eksikliğinden kaynaklanmayan, aynı zamanda zihinsel dayanma gücünün yetersizliğine bağlı “işlevsiz” sınıf ortaya çıkabilir. Geleceğin ekonomisinde bize tüketici olarak ihtiyaç duyulup duyulmayacağı bile meçhul.

Temel insani ihtiyaçlar neyi içerirse içersin, herkese ücretsiz sunulduğunda kıyasıya toplumsal rekabetler ve siyasi mücadeleler temel ihtiyaç sayılmayan şeyler üzerinden dönmeye devam edecektir.

Otoritenin kaynağı sadece birkaç yüzyıl önce tanrılardan çıkıp etten kemikten insanlara aktarıldı. Öte yandan kısa bir süre sonra bilgisayar algoritmaları insan duygularından daha iyi rehber haline gelebilir. Bir yandan biyologlar insan bedeninin ve bilhassa beyinle insan duygularının gizemini deşifre ederken, öte yandan bilgisayar bilimi ile uğraşanlar bize eşi benzeri veri işleme gücü sağlıyor. Yeterli biyometrik veri ve yeterli bilgiişlem gücü olursa, dahili veri işleme sistemleri tüm arzularınızı, karar ve fikirlerinizi ele geçirebilir. Tam tamına kim olduğunuzu anlayabilirler. Biz televizyon izlerken, televizyon da bizi izleyebilir. “Hakikat” şimdiden, Geogle aramalarında en üste çıkan sonuçlarla belirleniyor. Yapay zekâ kariyerlerimiz ve belli ilişkilerimiz konusunda daha iyi karar alabilir duruma geldiğinde, insanlık ve hayat hakkında fikirlerimizin değişmesi gerekir. Yapay zekâ yüzünden merkezi sistemler dağınık sistemlerden çok daha verimli hale gelebilir, çünkü makine öğrenmesi, elinde analiz edecek ne kadar bilgi varsa o kadar çalışıyor.

Şu anki haliyle demokrasi, biyoteknoloji ve bilişim teknolojilerinin iç içe geçmesini kaldıramayabilir. Ya demokrasi kendini bütünüyle yeni baştan şekillendirecek ya da insanlar “dijital diktatörlük” altında yaşamaya başlayacak. Siyasetçiler bir süre sonra kendilerini yapay zekânın oluşturduğu bir menüden seçim yapar vaziyette bulabilir.

Gerçekte yapay zekânın bilinç kazanacağı varsaymayı gerektirecek bir sebep yok. Çünkü zekâ ve bilinç apayrı şeyler. Bilinç bir şekilde organik biyokimyaya bağlı olduğundan inorganik sistemlerde bilinç yaratmak asla mümkün olmayacaktır Yapay zekanın kullanımı, öngörülebilir bir gelecek dâhilinde insan bilincine bağlı kalacak. Ama büyük veri algoritmaları özgürlüğü bastırdığı gibi toplumlar arasında gelmiş geçmiş en büyük uçurumları yaratabilir. Çoğu insan sömürünün değil ama daha kötü bir şeyin, işlevsizliğin cefasını çekerken tüm servet ve güç, üç beş seçkinin elinde toplanabilir.

Küreselleşme ve internet ülkelerarası açığı kapa+sa da sınıflar arası uçurum derinleşme tehlikesi taşıyor. Küreselleşmenin meyveleri giderek belli gurupların tekeline geçerken milyarlarca insan geride bırakılıyor. En büyük sorunumuz farklı kitleleri farklı geleceklerin bekliyor olması.

21. yüzyılda veri en kıymetli şey olma anlamında hem toprağı, hem de makineleri gölgede bırakacak ve siyaset veri akışını kontrol etme mücadelesi verecek. Veriyi kapma yarışı başladı bile. Yarışın başını Geogle, Face book, Baidu ve Tencent gibi veri devleri çekiyor. Uzun vadede veri devleri yeterli veri ve yeterli işlem gücünü bir araya getirerek yaşamın en gizli sırlarına erişebilir ve bu bilgiyi sadece bizim adımıza tercihler yapmak ya da bizi yönlendirmek için değil organik canlıları baştan tasarlamak ve organik yaşam formları yaratmak için kullanabilir. Bir kilo sığır eti üretmek için 15 bin litre temiz su tüketiliyor. Endüstriyel olarak üretilmiş temiz etin fiyatının hayvan kesilerek elde edilen etten daha ucuza geleceği tahmin ediliyor.

Bir insan aynı anda ailesine, komşusuna, işine ve vatanına sadık olabilir ve olmalıdır; neden bu listeye insanlık ve dünya gezegeni de eklenmesin. Çağdaş ideolojiler, bilim uzmanları ve ulus-devletler henüz insanlığın geleceğine dair geçerli bir görüş geliştiremedi. Böyle bir görüş insanlığın dini geleneklerinin derin kuyusundan çekip çıkarabilir mi? Geleneksel dinlerin pek çok kalesi düştü. Dini otorite teknik alanlardaki hâkimiyetini kaybediyor.

Terörist zihin kontrolü ustasıdır. Az sayıda insan öldürseler bile milyarlarca insanı dehşete düşürmeyi, AB ve ABD gibi büyük siyasi yapıları sarsmayı başarıyorlar. Geçmişte ekonomik varlıklar çoğunlukla maddiydi. Bu yüzden fetih yolu ile zenginleşmek nispeten kolaydı. Ama bu gün Apple, Facebook, ve Geogle gibi şirketler yüzlerce milyar dolar değerinde ama bu servetleri kaba kuvvetle elde edemezsiniz. Savaş herkes için felaket demektir ama bizi insanlığın aptallığından koruyacak ne bir tanrı var ne bir doğa yasası.

Dünyada tektanrıcılık insanların ahlak standardını yükseltmeye pek yaramamış. Aksine insanları eskisinden daha fazla hoşgörü yoksunu kılmıştır. Bu yolla din kaynaklı zulüm ve kutsal savaşların yaygınlaşmasına katkı sağlamıştır. Hıristiyanlık ve İslam dünyaya yayılırken beraberinde haçlı seferleri, cihatlar, engizisyon mahkemeleri ve dinsel ayrımcılık yayıldı.

Laiklik çerçevesinde, laik etik kurallara bağlı kaldığınız müddetçe Müslüman olsanız da, Allaha dua etseniz de, helal et tüketip hacca gitseniz de laik toplumun iyi bir üyesi sayılırsınız. Hıristiyan ve Hindu’nun yanı sıra ateistler tarafından da kabul edilen bu etik kurallar hakikat, eşitlik, özgürlük, cesaret ve sorumluluk değerlerini kabul ederler.

“Laik insanlar Tanrı’ya inanmazlar “ dersek Stalin kesinlikle laikti. Kendisi Tanrı tanımazdı ama aşırı derecede dogmatik Stalinizmin peygamberiydi. Laik insanlar da “insan hakları” dogmatik inanç olarak kaldığı sürece zorlanacaklar. Laikliği Stalinci doğmacılıkla ya da Batı emperyalizminin ve denetimsiz sanayileşmenin meyveleriyle karıştırmamak gerekir. Laik bilimin, çoğu geleneksel dine karşı en azından büyük bir avantajı var; kendi gölgesinden korkmuyor ve ilkesel olarak hatalarını ve kör noktalarını kabul etmekten kaçınmıyor.

Yazar bize gerçekte hakikatin peşindeyseniz, gücün kara deliğinden kaçmamız ve kenarda köşede dolaşıp bir sürü vakit harcamamızı öneriyor. Her şeyin birbiri ile iç içe geçtiği bir dünyada en mühim ahlaki sorumluluk bilme sorumluluğudur. Karşımızda küresel sorunlar var ama küresel topluluk yok. Hakikat ve iktidar bir yere kadar yan yana hareket edebilir ama er ya da geç kendi yollarına giderler. Kendi ön yargılarımızı ortaya çıkarmaya ve bilgi kaynaklarımızı soruşturmaya çaba harcamak hepimizin sorumluluğu.

2050 yılında dünyanın ve iş piyasasının neye benzeyeceğini bilmediğimizden, insanların hangi hususi becerilere ihtiyaç duyacağını bilmiyoruz. 2050’nin dünyasına ayak uydurabilmek için sadece yeni fikirler ve ürünler icat etmek yeterli gelmeyecek; önce kendinizi tekrar tekrar inşa etmeniz gerekecek. Durmadan hâkim olduğunuz şeyleri geride bırakmak ve bilinmezliği benimsemek zorunda kalacaksınız. Ama hayattan ne istediğinizi bilmiyorsanız, teknolojinin hayatınızı şekillendirmesi ve hayatınızın kontrolünü ele geçirmesi daha kolaydır. Hayatın mutlak hakikatini öğrenmek istiyorsanız tören ve ayinler büyük engellerdir. Sanki kanıtı bulunmayan şeylere inanmak tabiatı gereği iyilik barındırıyormuş gibi . Fakat modern kültürün doğuşunda işler tersine döndü. İnanç gitgide zihinsel kölelik gibi görünmeye başlayıp şüphe özgürlüğün ön koşulu konumuna yükseldi.

Gerçekten kendinizi anlamak istiyorsanız Facebook hesabınızla ya da içsel benlik anlatınızla özdeşleşmemelisiniz. Onun yerine bedeninizin ve zihninizin gerçek akışını izlemelisiniz. Göreceksiniz ki düşünceleriniz, duygular ve arzular çok da bir sebebi olmadan ve sizden komut almadan belirip kayboluyor.

Yazar 2000 yılında meditasyona başladığını belirterek, insanlar hayata dair büyük sorular sorduklarında, genellikle nefeslerinin burun deliklerinden ne zaman girip çıktığı ile zerre kadar ilgilenmediklerini belirtiyor. Daha ziyade, öldükten sonra kendilerine ne olacağı gibi şeyleri bilmek isterler. Oysa hayatın gerçek esrarı siz öldükten sonra ne olacağı değil siz ölmeden önce ne olacağı. Ölümü anlamak için yaşamı anlamanız gerekir. Hayatı neyin bir arada tuttuğunu bir gün keşfederseniz, o zaman ölüme ilişkin büyük sorunun cevabı da ortaya çıkacaktır. Eğer kendinizi nefes alış süresi boyunca gerçekten izleyebilirseniz, her şeye vakıf olursunuz. Meditasyon dersi ilerledikçe öğrencilere sadece nefesleri değil tüm bedenlerindeki hissiyatı gözlemlemeleri söylendi. Öfke nedir bilmek ister mi siniz? O halde öfkeliyken bedeninizde yükselen ve bedeninizden geçen hisleri gözlemleyin sadece. Yazar fark ettiğim en önemli şey, çektiğim acının en derin kaynağının kendi zihnimin örüntülerinde olduğuydu. Acı kendi zihnimin ürettiği zihinsel bir tepki. Yazar gerçeklikten uzaklaşmak için değil gerçekliğe temas etmek için meditasyon öneriyor.

Zihin ve beyin birbirinden son derece farklıdır. Beyin nöronların oluşturduğu somut bir ağken zihin acı, zevk öfke ve aşk gibi öznel deneyimlerden mürekkep bir akıştır. Bilinç evrendeki en büyük gizemdir. Yakın gelecekte algoritmalar insanların kendileri ile ilgili gerçeği gözlemlemelerini neredeyse imkansız hale getirerek bu süreci nihayete erdirebilir. O noktadan sonra, kim olduğumuza ve kendimiz hakkında ne bilmemiz gerektiğine bizim yerimize algoritmalar karar verecektir. 15.01.2019
Hasan Aydın